Mağduriyetten Meşruiyete

Mağduriyetten Meşruiyete: 28 Şubat Hafızasının Siyasal Kimlik İnşasındaki Rolü
GİRİŞ
Uluslararası İlişkiler literatüründe güç, genellikle maddi kaynaklar üzerinden ele alınsa da politik psikoloji perspektifi, gücün en az maddi kaynaklar kadar önemli olduğu başka kaynaklara da işaret eder: Hafıza ve söylem. Tuba Çebi’nin “siyasette para birimi söylemdir” sözünden yola çıkarak bu söylemin en değerli rezervinin kolektif bellek içerisindeki travmalar olduğu ifade edilebilir. Bu bağlamda Türkiye’nin yakın siyasal tarihinde “post-modern darbe” olarak nitelendirilen 28 Şubat sürecinin yalnızca bir askeri müdahale veya bürokratik bir düzenleme anlamına gelmediği söylenebilir. Çünkü bu süreç aynı zamanda toplumsal kimliklerin yeniden inşa edildiği kurucu bir “kültürel travma” alanı oluşturur.
Jeffrey Alexander’a göre travma, olayların kendisinden ziyade o olayların nasıl çerçevelendiği (framing) ile ilgilidir. Bir olayın toplumsal bir travmaya dönüşebilmesi için bir failin tanımlanması, mağdur bir grubun inşa edilmesi ve bu anlatının ahlaki bir zemin üzerinde kamusal alana taşınması gerekir (Alexander, 2004). 28 Şubat süreci, bu soyut adımların pratikte eksiksiz şekilde uygulandığı bir örnektir. Dolayısıyla 28 Şubat hafızasının Türkiye’de siyasal meşruiyetin yeniden inşasında nasıl bir rol oynadığı ve hangi duygusal repertuarlar üzerinden kolektif bir kimlik ürettiği analiz edilebilir. Bu analizde inşa edilen ve takip edilecek yol şu şekilde gösterilebilir:

Şekil 1’de gösterilen zincirleme ilişki, 28 Şubat’ın politik psikoloji perspektifinden nasıl bir siyasal anlam geliştirdiğini göstermektedir. Buna göre 28 Şubat süreci, zaman içerisinde mağduriyet anlatıları aracılığıyla kolektif bir kimliğin inşa edilmesine zemin hazırlamıştır. Bu mağduriyet anlatıları, başörtüsü yasakları, katsayı uygulaması ve siyasal baskı deneyimleri gibi örnekler üzerinden geniş bir toplumsal grubun ortak bir “biz” bilinci etrafında yeniden tanımlanmasına katkı sağlamıştır (BBC News Türkçe, 2013; Erdoğan, 2022). Toplum içerisinde ‘öteki’ olarak konumlandırılma halinin meydana getirdiği kolektif kimliğin oluşumu ise duygusal mobilizasyonu tetikleyerek 28 Şubat hafızası üzerinde bir tür kurumsallık meydana getirmiştir. Nihayetinde değişen iktidarlar ile kurumsallaşan bu hafıza, güncel siyasal meşruiyet üretiminin önemli bir referans noktasına dönüşmüştür.
Çalışmada genel olarak 28 Şubat süreci, politik psikoloji literatüründe önemli bir kavram olan travma ile ilişkilendirilmektedir. Alexander’ın (2004) travma anlatısına göre, 28 Şubat sürecine dair genel ilişki Şekil 1’de de görüldüğü üzere çözümlenmiştir. Fakat bu travma anlatısının büyük gruplar nezdinde kabul görmesi ve zaman zaman Türkiye’deki siyasi gündem ile tekrar gün yüzüne çıkması, travmanın seçilmiş travma olarak inşa edilmesinden kaynaklanmaktadır. Bu noktada Vamık Volkan’ın literatüre kazandırdığı “seçilmiş travma” kavramı, 28 Şubat’ın bugün hâlâ neden bu kadar canlı bir siyasal söylem olduğunu anlamayı sağlar. Volkan’a göre seçilmiş travmalar, büyük grupların tarihsel olarak yaşadıkları travmatik olayları onların kolektif kimliklerinin merkezine yerleştirerek bu kimliklerin oluşmasına büyük katkı sağlar. Ayrıca kolektif kimliklerin oluşmasındaki travmaları yalnızca geçmişe ait hatıralar olarak değerlendirmek de doğru değildir. Çünkü bu travmalar aynı zamanda nesilden nesle aktarılan ve büyük grup kimliğini şekillendiren psikolojik bir referans noktalarıdır da (Volkan, 2012: 67).
28 Şubat özelinde söylemdeki mağduriyet anlatıları, yalnızca bireysel deneyimler olarak kalmamış aynı olayları deneyimleyen büyük gruplar üzerinden kolektif bir mağduriyet anlatısı içinde çerçevelenmiştir. Bu açıdan 28 Şubat sürecinin Türkiye’de belirli bir toplumsal kesim için benzer şekilde kimlik kurucu bir travmatik referans noktası hâline geldiği ifade edilebilir. Bu nedenle çalışma, 28 Şubat sürecine ilişkin mağduriyet anlatısının Türkiye’de siyasal meşruiyet üretiminde nasıl işlevselleştirildiğini incelemektedir. Çalışma, politik psikoloji literatüründen seçilmiş travma kavramı ve sosyal kimlik kuramından yararlanarak söylem ve kolektif hafıza analizine dayanmaktadır. Bu bağlamda siyasal söylemlerde 28 Şubat referanslarının nasıl çerçevelendiği ve hangi duygusal repertuarlar üzerinden kolektif kimlik üretildiği analiz edilmektedir.
28 Şubat’ın Politik Psikolojisi
28 Şubat sürecine dair oluşturulan siyasal anlatılar yalnızca geçmişte yaşanmış bir müdahalenin hatırlanmasından ibaret değildir. Bu süreç aynı zamanda belirli duyguların siyasal söylemler aracılığıyla yeniden üretilmesi ve kolektif bir kimliğin inşasında kullanılması bakımından politik psikoloji açısından önemli bir örnek sunmaktadır. Politik psikoloji literatüründe siyasal söylemlerin mobilize ettiği bu tür duygusal çerçeveler kolektif bir “biz” bilincinin oluşmasına katkıda bulunabilirler. Bu noktada “28 Şubat anlatısı hangi duygular üzerinden kolektif kimlik üretti?” sorusunu sormak bu çalışma içerisinde anlamlı olacaktır. Nitekim 28 Şubat anlatılarında daha çok mağduriyet, aşağılanma, dışlanmışlık ve adalet talebi gibi duyguların siyasal söylem içerisinde işlendiği ve bu duygular aracılığıyla kolektif bir kimlik inşasının gerçekleştiği görülmektedir.
28 Şubat anlatısında en belirgin duygusal çerçevelerden biri -çalışmanın başlığında da vurgulandığı üzere- mağduriyet söylemidir. Okullarda başörtüsü yasağının uygulanması, imam hatip ve meslek lisesi mezunlarına yönelik katsayı düzenlemesi ve kamusal alanda dini kimliğin görünürlüğüne getirilen sınırlamalar, başlarda bireysel deneyimler olarak yaşansa da zamanla gelişen siyasal söylemler içerisinde daha geniş bir toplumsal grubun ortak mağduriyeti olarak çerçevelenmiştir. Bu bağlamda başörtülü öğrencilerin üniversite kapılarından içeri alınmaması bunun sonucunda eğitim haklarının fiilen sınırlandırıldığına yönelik söylemler, yalnızca bireysel hak ihlalleri olarak değil, “milletin değerlerinin baskı altına alınması” şeklinde yorumlanan daha geniş bir mağduriyet anlatısının parçası haline getirilmiştir. Böylece bireysel deneyimler kolektif bir anlam kazanmış ve siyasal mobilizasyonu mümkün kılan güçlü bir duygusal çerçeveye dönüşmüştür. (Ezikoğlu, 2021: 89). Örneğin Recep Tayyip Erdoğan sosyal medya üzerinden yayımladığı bir mesajda 28 Şubat sürecinde “mağdur edilen, travmatik izler bırakan, psikolojik şiddet gören, önleri kesilen nice insanın bulunduğunu” ifade etmiştir. Bu tür söylemler bireysel deneyimleri kolektif bir mağduriyet anlatısına dönüştürerek siyasal mobilizasyonu mümkün kılan güçlü bir duygusal çerçevenin oluşmasına katkıda bulunmuştur (Erdoğan, 2022).
28 Şubat anlatısında mağduriyet söyleminin yanı sıra aşağılanma duygusunun yarattığı anlatılar da bu sürecin incelenmesinde önemlidir. Mağduriyet birey veya belirli bir grubun hak kaybı olarak tanımlanırken, aşağılanma bireylerin kimlikleri nedeniyle değersizleştirildiği veya kamusal alanda küçük düşürüldüğü algısıyla ilişkilidir (T.C. Adalet Bakanlığı). Bu bağlamda başörtülü öğrencilerin üniversite kapılarında bekletilmesi, derslere alınmaması ya da bazı üniversitelerde kurulan “ikna odaları” aracılığıyla başörtülerini çıkarmaya zorlanmaları yalnızca eğitim hakkının sınırlandırılması olarak değil, aynı zamanda bireylerin dini kimlikleri üzerinden aşağılandıkları bir deneyim olarak anlatılaştırılmıştır. (TRT Haber, 2024). Siyasal söylemde bu tür uygulamalar sıklıkla “insan onurunu zedeleyen” ve “inançları nedeniyle insanları küçük düşüren” pratikler olarak ifade edilmiş, böylece mağduriyet anlatısı kimlik temelli bir aşağılanma duygusuyla birleşerek daha güçlü bir duygusal mobilizasyon zemini oluşturmuştur.
28 Şubat sürecine ilişkin anlatılarda öne çıkan bir diğer duygu ise dışlanmışlık duygusudur. Dışlanmışlık anlatısı mağduriyet ve aşağılanma deneyimlerinin daha geniş bir toplumsal bağlama yerleştirilmesiyle ortaya çıkmaktadır. Hem mağduriyet hem de aşağılanma duygularında verilen örnekler üzerinden bakıldığında bu duygu durumu, belirli bir toplumsal kesimin devlet ve kamusal kurumlar tarafından sistematik biçimde dışlandığına yönelik bir algının oluşmasına katkı sağlamıştır. Bu bağlamda dindar kimliğe sahip bireylerin eğitim, bürokrasi ve kamusal yaşamın çeşitli alanlarından uzaklaştırıldığına yönelik söylemler, bir toplumsal grubun “sistem dışında bırakıldığı” düşüncesini pekiştirmiştir. Böylece 28 Şubat anlatısı içerisinde dışlanmışlık duygusu, belirli bir kimliğin kamusal alandaki meşruiyetinin sorgulandığı ve bu kimliğe sahip bireylerin toplumsal sistemin merkezinden uzaklaştığı çevresine doğru itildiği algısını güçlendiren önemli bir duygusal çerçeve olarak ortaya çıkmıştır.
28 Şubat sürecinde tüm bu duygusal anlatıların geldiği nokta bir tür adalet talebi olarak ortaya çıkmaktadır. Bu noktada geçmişte yaşanan hak ihlallerinin yalnızca hatırlanması değil, aynı zamanda telafi edilmesi gerektiği vurgulanmaktadır. Siyasal söylemde 28 Şubat sürecine ilişkin anlatılar sıklıkla “millet iradesinin hiçe sayılması”, “temel insan haklarının çiğnenmesi” ve “mağduriyetlerin telafi edilmesi” gibi kavramlarla ilişkilendirilmiş, böylece geçmişte yaşanan deneyimler bir tür adalet arayışı üzerinden yeniden anlamlandırılmıştır (TİHEK, 2022). Özellikle 28 Şubat post-modern darbesi olarak adlandırılan sürecin yarattığı mağduriyetlerin ortadan kaldırılması yönündeki düzenlemeler, bu söylemin somut karşılıkları olarak sunulmuştur. Bu durum siyasal meşruiyetin yeniden kurulmasına hizmet eden güçlü bir duygusal ve söylemsel araç olarak işlev görmüştür.
28 Şubat sürecine ilişkin mağduriyet, aşağılanma, dışlanmışlık ve adalet talebi anlatıları yalnızca geçmişte yaşanan olayların duygusal olarak hatırlanmasıyla sınırlı değildir. Bu anlatılar aynı zamanda bugün hâlâ belirli bir kolektif kimliğin inşasına katkı sağlayan önemli söylemsel araçlar olarak işlev görmektedir. Sosyal psikoloji literatüründe geliştirilen sosyal kimlik kuramı, bireylerin kendilerini yalnızca kişisel özellikleri üzerinden değil, ait oldukları sosyal gruplar üzerinden tanımladıklarını ileri sürmektedir. Dolayısıyla bir grubun ortak mağduriyet deneyimleri, bireysel duyguların kolektif bir kimlik bilinci etrafında örgütlenmesine zemin hazırlayabilmektedir (Yaşar, 2022: 1-2). 28 Şubat anlatısında dile getirilen mağduriyet, aşağılanma ve dışlanmışlık söylemleri de benzer bir biçimde belirli bir toplumsal kesimin ortak deneyimlerini vurgulayarak güçlü bir “biz” bilinci üretmektedir. Bu süreçte geçmişte yaşanan olaylar yalnızca tarihsel bir deneyim olarak değil, aynı zamanda belirli bir grubun kimliğini tanımlayan ortak bir hafıza unsuru olarak yeniden anlamlandırılmaktadır. Bu kolektif kimlik inşası ise çoğu zaman “biz” ve “onlar” ayrımının daha belirgin hale gelmesine yol açmakta ve siyasal mobilizasyon için uygun bir zemin oluşturmaktadır. Dolayısıyla 28 Şubat anlatısı yalnızca bir geçmiş anlatısı değil, aynı zamanda kolektif kimliğin ve siyasal mobilizasyonun üretildiği önemli bir söylemsel çerçeve olarak değerlendirilebilir.
SONUÇ
Psikopolitik açıdan bakıldığında 28 Şubat sürecini, sadece askeri bir müdahale olarak görülmemektedir. Çünkü bu sürecin toplumsal düzeyde kolektif travmayı şekillendiren, kimlik üretiminin gerçekleştiği ve siyasal meşruiyetin inşa edildiği bir alan olarak da okumaktadır. Yargı süreçleri, medya söylemleri, siyasi açıklamalar ve anma pratikleri aracılığıyla travma kurumsallaşmış, geçmişte yaşanan mağduriyet anlatıları güncel siyasal düzenin meşruiyetini destekleyen bir araca dönüşmüştür. Bu bağlamda 28 Şubat hafızası yalnızca geçmişte yaşanan bir travmanın hatırlanması değil, aynı zamanda Türkiye’de siyasal kimliklerin ve meşruiyet söylemlerinin yeniden üretildiği bir hafıza rejimi olarak işlev görmektedir.
Özetle, çalışmanın giriş kısmında Jeffrey Alexander’ın travma anlatısı ve Vamık Volkan’ın seçilmiş travma kavramı ile yapılan teorik çerçeveleme ve metnin omurgası olan çözüleme ile teori-pratik ilişkisi kurulduğunda şu şekilde bir çıkarım yapılabilir: “Travma kurumsallaştığında güç üretir.” Bu çıkarım ile geçmişte yaşanan mağduriyet anlatılarının yalnızca tarihsel bir hatıra olmaktan çıkarak, güncel siyasal meşruiyet üretiminin bir aracına dönüştüğünün altı çizilebilir. Çünkü kurumsal mekanizmalar ve resmi söylemler aracılığıyla travmanın etkileri normalleşir ve belirli aktörler veya gruplar için güç alanları yaratılır. Böylelikle travmatik hafızaların sadece geçmiş ile sınırlandırılmadığı, çünkü güncel olarak Türkiye’deki siyasal argümanların meşruiyetini şekillendiren bir kaynak olduğunu da ifade etmek mümkün görünmektedir.
KAYNAKÇA
Alexander, J. C. (2004). Toward A Theory Of Cultural Trauma, J. C. Alexander, R. Eyerman, B. Giesen, N. Smelser ve P. Sztompka In. Cultural Trauma And Collective Identity. In (ss. 1-30), Berkeley, Londra: University of California Press.
BBC Türkçe. (2013, 8 Ekim). Türkiye’de başörtüsü yasağı: Geçmişten günümüze. https://www.bbc.com/turkce/haberler/2013/10/131008_basortusu
Erdoğan, Recep Tayyip [@RTErdogan]. “28 Şubat Süreci” Twitter, 28 Şubat 2022, https://x.com/RTErdogan/status/2027832426056036754.
Ezikoğlu, Ç. (2021). Türkiye Siyasetinde Bir Siyasal Beka Aracı Olarak 28 Şubat. Pamukkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 46, 85-100. https://doi.org/10.30794/pausbed.935626.
T.C. Adalet Bakanlığı. “Mağdur Kimdir?” Mağdur Hakları Daire Başkanlığı, https://magdurbilgi.adalet.gov.tr/234/Magdur-Kimdir. Erişim Tarihi: 14 Mart 2026.
T.C. Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu. (2022, 3 Ekim). 28 Şubat darbesinin neden olduğu insan hakları ihlalleri ve devam eden mağduriyetler konulu basın açıklaması. https://www.tihek.gov.tr/28-subat-darbesinin-neden-oldugu-insan-haklari-ihlalleri-ve-devam-eden-magduriyetler-konulu-basin-aciklamasi.
TRT Haber. (2024, 26 Kasım). 28 Şubat’ın utanç uygulaması: İkna odaları. https://www.trthaber.com/haber/gundem/28-subatin-utanc-uygulamasi-ikna-odalari-749449.html.
Volkan, V. D. (2012). Körü Körüne İnanç: Kriz ve Terör Dönemlerinde Geniş Gruplar ve Liderleri. (Çev.) Özgür Karaçam, Okuyan Us Yayınları.
Yaşar, O. (2022). Sosyal kimlik kuramı. Örgütsel davranış kuramları (Cilt 1, ss. 165–181). Nobel Yayıncılık.
[1] Doktora Araştırmacısı, Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler, sudettoptas@gmail.com



