Türk Dış Politikasının Güncel Afrika Hedefleri

Türk Dış Politikasının Güncel Afrika Hedefleri: Somali, Mısır ve Etiyopya Eksenleri
Türkiye’nin Afrika kıtasına yönelik dış politika vizyonu, 2000’li yılların başından itibaren ivme kazanmakla birlikte son iki yılda niteliksel bir dönüşüm geçirmiştir. Söz konusu dönüşüm, yalnızca insani diplomasi ve yumuşak güç araçlarıyla sınırlı kalan geleneksel yaklaşımın ötesine geçerek savunma, enerji, ekonomi ve arabuluculuk boyutlarını da kapsayan çok katmanlı bir strateji hâlini almıştır. Bu çerçeve kapsamında çalışma, Ankara’nın güncel Afrika politikası üç kritik eksen üzerinden ele alacaktır: Somali, Mısır ve Etiyopya. Her biri kendi içinde farklı dinamikler barındıran bu üç eksen, bir arada ele alındığında Türkiye’nin kıtadaki rolünü hem bölgesel bir istikrar aktörü hem de stratejik çıkarlarını kararlılıkla koruyan bir güç olarak konumlandırma iradesini ortaya koymaktadır. Öte yandan bu üç eksenin arka planında giderek belirginleşen bir diğer unsur, Türkiye’nin İsrail’in Afrika Boynuzu’ndaki yayılmacı hamlelerine karşı geliştirdiği sistematik bir dengeleme politikasıdır.
Somali
Türkiye-Somali ilişkilerinin dönüm noktası, 2011 yılında dönemin Başbakanı Erdoğan’ın kuraklık felaketinin pençesindeki Mogadişu’ya gerçekleştirdiği tarihi ziyarette aranmalıdır. Tüm dünyanın Somali’yi kaderine terk ettiği o dönemde Ankara’nın uzattığı el, iki ülke arasındaki ilişkilerin bugünkü derinliğinin temel taşını oluşturmuştur. Dikkat çekici olan husus, bu ilişkinin hiçbir zaman günü kurtaran müdahaleler üzerine kurulu kalmamış olmasıdır. Türkiye, terörle mücadele kapasitesinin güçlendirilmesini de insani yardımı da kalkınma programlarını da eğitim-burs mekanizmalarını da birlikte yürüterek kurumsal kapasite inşasını esas alan bir ortaklık modeli geliştirmiştir. Bu model, Ankara’yı diğer bölgesel ve küresel aktörlerden ayıran en temel özellik olarak öne çıkmaktadır. Nitekim Ankara’nın yaklaşımı, kimlik üzerinden ilişki kurmak yerine meşru yönetimle ve devlet kurumlarıyla çalışmayı esas almaktadır; Somali’de hangi hükümet iş başında olursa olsun ülkenin meşru siyasal iradesiyle iş birliğini sürdürme taahhüdü, bu çizginin en açık ifadesidir.
Bu uzun soluklu ortaklığın sert güç boyutu da son dönemde yeni bir eşiğe geçmiştir. 2017 yılında Mogadişu’da faaliyete geçen TURKSOM Askeri Eğitim Üssü, Türkiye’nin yurt dışındaki en büyük askeri tesisi konumuna gelmiştir. Bugüne kadar 6 bine yakın Somalili komandoya eğitim vermiş olan kurum, Somali ordusunun omurgasını oluşturan “Kartal” tugaylarının yetiştirilmesinde belirleyici rol oynamıştır. Kara kapasitesinin yanı sıra Somali hava sahasında giderek artan askeri hareketlilik de dikkat çekmektedir. Türk F-16’larının bölgede konuşlandırıldığına ilişkin bilgiler, yalnızca terörle mücadeleye taktik katkı sunan bir unsur olarak okunmamalıdır. Altyapı ve yatırımların güvenliği, deniz görev grubunun koruma kapasitesi ve Mogadişu yönetiminin egemenlik iddiasının sahada desteklenmesi başlıklarını tek bir stratejik çerçevede birleştiren çok katmanlı güvenlik mimarisinin görünürleşmiş bir bileşeni olarak okunmalıdır.
İlişkilerdeki stratejik sıçrama ise Şubat 2024’te imzalanan 10 yıllık Savunma ve Ekonomik İş Birliği Çerçeve Anlaşması ile somutlaşmıştır. Bu anlaşma kapsamında Türkiye, Somali karasularını koruma ve deniz kaynaklarının geliştirilmesine katkı sağlama taahhüdünü üstlenmiştir. Akabinde TCG Sancaktar, TCG Gökova ve TCG Bafra’dan oluşan görev unsurunun Somali kıyılarına demirlediği görülmüştür. Deniz görev grubunun bu varlığı tesadüfî değildir. Türkiye’nin Somali açıklarında ilk kez derin deniz sondajına başlamayı planladığı ve bu doğrultuda Çağrı Bey sondaj gemisinin bölgede görevlendirildiği bilinmektedir. Son dönemde Aden Körfezi hattında yaşanan korsanlık vakaları ve taciz riskleri göz önünde bulundurulduğunda, havadan gözetleme ve hızlı reaksiyon kabiliyetinin enerji faaliyetleri için büyük önem arz ettiği görülmektedir. Ortaklığın bir diğer önemli başlığı ise uzay alanında atılan tarihi adımdır. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Somali kıyısında kurulacak bir uzay limanına ilişkin üç fazlı projenin birinci aşamasının Türkiye Uzay Ajansı eliyle başlatıldığını açıklamıştır. Ekvator’a yakın coğrafi konumunun sunduğu teknik avantajlar ile mevcut kurumsal ortaklık zemininin bütünleşmesiyle şekillenen bu proje, küresel uzay ekonomisinde Türkiye’nin hizmet ihracatçısı konumuna kavuşmasına kapı aralamaktadır; Somali içinse ekvatora yakın konumunu sürdürülebilir ekonomik değere dönüştürecek bir platform niteliği taşımaktadır.
Tüm bu derinleşen ortaklığın arka planında bölgesel jeopolitiğin yarattığı baskının belirleyici bir rolü de bulunmaktadır. Aralık 2025’te İsrail’in, 1991’den bu yana tek taraflı bağımsızlığını ilan etmiş ancak uluslararası toplumca tanınmayan Somaliland’ı resmen tanıması, Afrika Boynuzu’ndaki dengeleri sarsmıştır. Bu hamle; Somali’nin egemenliğine müdahale, bölgesel parçalanmayı teşvik ve Kızıldeniz-Babülmendep hattında stratejik üs kazanım girişimi olarak okunmaktadır. Nitekim Somaliland yönetiminin tanıma adımının ardından İsrail ile ticaret anlaşması beklentisini ve stratejik iş birliği arayışını açıkça dile getirmesi, bu okumanın temelsiz olmadığını ortaya koymaktadır. Merkezi Somali hükümetini istikrarsızlaştırmaya dönük bu hamle, Somali-Türkiye ilişkilerini daha önemli hale getiren bir zincirleme reaksiyon doğurmuştur.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, İsrail’in kararını “gayrimeşru ve kabul edilemez” olarak nitelendirirken, Dışişleri Bakanlığı söz konusu adımı Netanyahu hükümetinin bölgesel istikrarsızlığa zemin hazırlayan hukuk dışı politikalarının bir parrçası olarak tanımlamıştır. Erdoğan’ın bu tutumu, Addis Ababa ziyaretinde de açıkça teyit edilmiş, İsrail’in kararının ne Somali’ye ne Somaliland’a ne de bölgeye katkı sunacağı bir kez daha vurgulanmıştır. Somaliland yönetiminin yanıtı ise sert olmuştur. Hargeisa, 18 Şubat 2026 tarihli resmi açıklamasında Erdoğan’ın söz konusu açıklamalarını “bölgesel ortaklıkları caydırmaya yönelik kabul edilemez bir müdahale” olarak nitelendirerek kınadı. Açıklamada Afrika Boynuzu ülkelerinin dış politika tercihlerinin kendi hükümetleri ve halkları tarafından belirlenmesi gerektiği vurgulanırken, Türkiye’den bölgesel gerilimleri körükleyecek tutumlardan kaçınması talep edildi. Bu açıklamanın stratejik önemi yalnızca içeriğiyle sınırlı değildir, tanınırlık kazanma mücadelesi yürüten Somaliland’ın Türkiye gibi bölgede güçlü bir aktörü açıkça karşısına alması, Hargeisa’nın İsrail tanımasından aldığı diplomatik cesaretle hareket ettiğine işaret etmektedir.
Somaliland meselesinin daha geniş bir bölgesel bağlamı da bulunmaktadır. Etiyopya ile Somaliland arasında 1 Ocak 2024’te imzalanan ve Etiyopya’ya denize erişim hakkı tanıyan mutabakat zaptı, Mogadişu ile Addis Ababa arasında derin bir diplomatik krize yol açmıştı. Uluslararası arabuluculuk girişimlerinin sonuçsuz kaldığı bu süreçte Türkiye’nin Ankara Süreci kapsamında tarafları bir araya getirmesi kritik öneme sahip olmuştur. Aralık 2024’te gerçekleştirilen görüşmelerde varılan mutabakatla Somali’nin toprak bütünlüğü teyit edilmiş, Etiyopya’nın denize erişim taleplerinin karşılıklı kazanım temelinde ele alınması yolu açılmıştır. Bu başarı, Ankara’nın bölgedeki güvenilir arabulucu kimliğini pekiştirmiş ve Türkiye’yi Afrika Boynuzu’ndaki kriz yönetiminin vazgeçilmez bir aktörü hâline getirmiştir.
Etiyopya
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 17 Şubat 2025’te Addis Ababa’ya gerçekleştirdiği ziyaret, 11 yıllık aranın ardından Türkiye-Etiyopya ilişkilerine yeni bir ivme kazandırmıştır. Etiyopya, halihazırda Sudan’daki iç savaşın uzaması, Kızıldeniz-Babülmendeb hattındaki güvenlik dalgalanmaları, Eritre ile inişli çıkışlı seyreden ilişkiler ve denize erişim arayışının yarattığı gerilimlerle eş zamanlı olarak boğuşmaktadır. Üstelik daha 2022 yılındaki iç savaşta 600 bin insanın hayatını kaybettiği tahmin edilen bu ülkenin iç kırılganlığı, bölgesel gerilimlere daha açık bir zemin oluşturmaktadır. Tüm bu dinamikler, Erdoğan’ın Addis Ababa ziyaretini yalnızca ikili bir temas olarak değil, Afrika Boynuzu’nda yeni bir jeopolitik ortamda Türkiye’nin nasıl konumlandığını gösteren bir araç olarak okumayı zorunlu kılmaktadır.
Bugün Türkiye, Etiyopya’nın en büyük ikinci yatırımcısı konumunda bulunmaktadır. 200’ü aşkın Türk firmasının yaklaşık 2,5 milyar dolarlık yatırım ve 20 bine yakın istihdam sağladığı bu ülkede, Türk müteahhit firmaları demiryolu, enerji nakil hatları ve sanayi tesisleri dahil 15 büyük projeyi yürütmektedir. Ziyaret kapsamında imzalanan “9. Karma Ekonomik Komisyon Tutanağı” ve enerji iş birliğine ilişkin mutabakat zaptı, ikili ilişkilerin proje bazlı temaslardan stratejik işbirliğine doğru evrildiğini yansıtmaktadır. TİKA’nın kültürel miras restorasyon faaliyetleri ve Maarif Vakfı’nın eğitim alanındaki varlığı ise bu çok boyutlu ilişkiyi toplumsal düzlemde de beslemektedir.
Enerji alanındaki mutabakat özellikle stratejik bir anlam taşımaktadır. Etiyopya’nın Büyük Rönesans Barajı (GERD) üzerinden inşa ettiği hidroelektrik kapasite, ülkeyi Doğu Afrika’da bölgesel elektrik ihracatçısı olmayı hedefleyen bir konuma yerleştirmektedir. Bu iddia, Mısır ile olan Nil havzası gerilimini de beslemektedir. Mısır’ın Etiyopya’nın yükselen enerji kapasitesini sınırlandırma yönündeki çabalarının çoğu zaman ters etki ürettiği görülmektedir. Türkiye’nin enerji altyapısı geliştirme deneyimi, bu noktada Etiyopya açısından tamamlayıcı bir görev potansiyeli taşımaktadır.
Ziyaretin en kritik boyutlarından biri ise Erdoğan’ın Afrika Boynuzu’nda yabancı güçlerin rekabetine ilişkin yaptığı açık uyarıdır. Bölge son yıllarda ABD, Çin, İsrail, BAE ve Suudi Arabistan gibi küresel ve bölgesel aktörlerin askeri üsler, liman yatırımları ve güvenlik anlaşmaları üzerinden yoğunlaştığı bir rekabet alanına dönüşmüştür. BAE’nin Etiyopya ile geliştirdiği askeri ve güvenlik yakınlaşması da bu rekabetin parçası olarak değerlendirilmektedir. Türkiye’nin tutumu ise bölgesel sorunların yine bölge ülkeleri tarafından çözülmesi yönündedir; “Afrika Boynuzu’nun vekâlet mücadelelerine sahne olmaması gerektiği” mesajı, Ankara’nın egemenlik ilkesine verdiği önemi ve bölgede inşa ettiği güven atmosferini özetlemektedir.
Etiyopya ile geliştirilen ilişkilerin Somali ile sağlıklı bir denge içinde yönetilmesi ise Ankara için hassas bir denklem oluşturmaya devam etmektedir. Bir ülkeye yalnızca tek bir başlık üzerinden değil, ikili ve özgün ilişkiler üzerinden bakan Türkiye, aynı anda birden fazla başlıkta konuşabilme ve krizleri sıfır toplamlı olmayan bir zeminde yönetebilme kapasitesini göstermiştir. Ankara’nın Somali ile kurduğu derin stratejik ortaklığın Etiyopya ile yürütülen diplomatik ve ekonomik ilişkilerin gölgesinde kalmadığı, Erdoğan’ın Addis Ababa’da İsrail’in Somaliland’ı tanımasını açıkça eleştirmesiyle bir kez daha tescillenmiştir.
Mısır
Türkiye ile Mısır arasındaki ilişkiler, 2013-2021 döneminde yaşanan derin kopuşun ardından yeniden normalleşme sürecine girmiştir. Bu süreç, 4 Şubat 2026’da Kahire’de düzenlenen Yüksek Düzeyli Stratejik İş Birliği Konseyi’nin ikinci toplantısıyla kurumsal bir çerçeveye kavuşmuştur. Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Mısır Cumhurbaşkanı Sisi’nin ortak basın açıklamalarında dikkat çekici olan husus, ilişkilerin artık sıradan bir “normalleşme” söylemiyle değil “çok boyutlu stratejik ortaklık” kavramıyla çerçevelenmesidir. Bu tercih tesadüf değildir. Doğu Akdeniz’den Kızıldeniz’e uzanan geniş jeopolitik havzada Ankara ile Kahire’nin ortak çıkarlarının kesiştiği alan her geçen gün genişlemektedir.
İlişkilerin ekonomik zemini, siyasi dalgalanmalara karşı bir tampon işlevi görmektedir. Türk firmalarının Mısır’daki yatırımlarının 4 milyar dolara yaklaşması ve yaklaşık 100 bin kişiye istihdam sağlaması, iki ülke arasındaki bağların giderek pekiştiğini göstermektedir. Mevcut 9 milyar dolarlık ticaret hacminin 15 milyar dolara çıkarılması hedefi ise ilişkilerin stratejik derinliğinin ekonomik ayakla da desteklenmek istendiğine işaret etmektedir. Mısır’ın Türk savunma sanayisine gösterdiği ilgi de ilişkilerin stratejik alana doğru genişlediğini gösteren bir unsur olarak okunabilmektedir. Yunus Emre Enstitüsü, TİKA, Anadolu Ajansı ve TRT’nin Mısır’daki varlığının canlandırılması yönündeki mesajlar ise yumuşak gücün ekonomik ve siyasi ilişkileri besleyen bir tamamlayıcı unsur olarak görüldüğünü ortaya koymaktadır.
Bölgesel krizlerde iki ülkenin söylem ortaklığı da göz ardı edilemeyecek bir gelişmedir. Gazze meselesinde her iki lider de ateşkesin sürdürülmesi ve insani yardım koridorlarının açık tutulması konusunda ortak tutum benimsemiştir. Mısır’ın sınır kapıları ve insani yardım koridorları üzerinden oynadığı rol ile Türkiye’nin yeniden imar konusundaki hazırlığı, iki ülkeyi tamamlayıcı aktörler hâline getirmektedir. Libya’da ise geçmişte en belirgin görüş ayrılıklarının yaşandığı bu dosyanın artık kontrollü bir diplomasi zeminine taşındığı gözlemlenmektedir. Erdoğan ve Sisi, “Libya’da birlik, bütünlük ve istikrarın korunması” hedefi etrafında buluşmaktadır. Sudan ve Suriye dosyalarında da benzer bir yaklaşım görülmektedir.
Afrika Boynuzu bağlamında ise Mısır Cumhurbaşkanı Sisi’nin Somali’nin bölünmesine karşı olduklarını vurgulaması ve Somali’ye asker konuşlandırma iradesini açıklaması dikkat çekmektedir. Bu tutum, Kahire’nin İsrail’in Somaliland hamlesi karşısında Ankara ile örtüşen bir pozisyon benimsediğini açıkça ortaya koymaktadır. Dolayısıyla Türkiye-Mısır yakınlaşmasının yalnızca ikili bir mesele olmadığı, Doğu Akdeniz’den Kızıldeniz’e uzanan geniş jeopolitik hattın yeniden yapılandırılma süreciyle iç içe geçtiği görülmektedir.
Öte yandan ilişkilerdeki hassasiyetlerin de göz ardı edilmemesi gerekmektedir. Mısır’ın Aralık 2025’te İsrail ile imzaladığı 35 milyar dolarlık enerji anlaşması, Kahire’nin Doğu Akdeniz politikasının ne denli kırılgan bir enerji bağımlılığı çıkmazına girdiğini gözler önüne sermektedir. Bu bağımlılık, Mısır’ın İsrail karşısındaki diplomatik manevra alanını oldukça kısıtlamaktadır.
Değerlendirme ve Politika Önerileri
Somali, Mısır ve Etiyopya ekseninde şekillenen Türk Afrika politikası, birbirinden bağımsız ikili ilişkiler toplamı olmaktan çıkarak birbiriyle bağlantılı ve birbirini besleyen bir jeopolitik mimari hâlini almaktadır. Ankara, Afrika Boynuzu’nda güvenlik, enerji ve arabuluculuk üçgeninde çok katmanlı bir etki alanı inşa ederken Doğu Akdeniz-Kızıldeniz hattında ise Mısır ile kurulan stratejik eşgüdüm üzerinden bölgesel bir istikrar ekseninin parçası olmaya çalışmaktadır. Bu tablonun giderek belirginleşen bir boyutu, Türkiye’nin İsrail’in Afrika Boynuzu’ndaki yayılmacı hamlelerine karşı geliştirdiği sistematik bir dengeleme politikasının varlığıdır.
Söz konusu dengeleme politikası, doğası itibarıyla Soğuk Savaş döneminin sert güç odaklı çevreleme stratejilerinden farklı bir nitelik taşımaktadır. Türkiye, İsrail karşısında doğrudan bir güç mücadelesine girmek yerine bölge ülkelerinin egemenliğini ve toprak bütünlüğünü savunmaktadır. Bu vesile ile kurumsal bağlar ve ekonomik karşılıklı bağımlılık üzerinden işleyen strateji izlenmektedir. Somaliland’ın İsrail tarafından tanınması, Ankara’nın bu konudaki tutumunu hem açıklamalar hem sahada atılan adımlar düzeyinde netleştirmiştir. Türkiye’nin Somali ile savunma ve güvenlik temaslarını hızlandırması, deniz görev grubunun bölgeye intikali ve F-16’ların varlığı, bu dengeleme politikasının sert güç bileşenlerini oluşturmaktadır. Mısır ile geliştirilen stratejik ortaklık ise dengeleme politikasının diplomatik ve çok taraflı boyutunu güçlendirmektedir. Türkiye ve Mısır’ın Somali’nin toprak bütünlüğünde buluşması, tek bir ülkenin tutumundan çok daha güçlü bir bölgesel meşruiyet zemini üretmektedir. Etiyopya ile kurulan enerji ve ekonomi ortaklığı da bu strateji çerçevesine dahildir.
Bu tablonun önümüzdeki dönemde iki temel sınavla yüzleşeceği öngörülmektedir. Birincisi, Somaliland’ın İsrail tanımasından aldığı cesaretle Türkiye’yi açıkça karşısına alan sert resmi açıklamasıdır. Somaliland’ın bu tutumunun sürmesi hâlinde Ankara’nın Somali ile olan derin stratejik ortaklığı ve Etiyopya ile hassas dengeyi eş zamanlı yönetme kapasitesi sınanacaktır. İkincisi, Mısır’ın İsrail ile olan enerji bağımlılığı konusudur. Kahire’nin dengeleme politikasına ne ölçüde ve ne hızla eşlik edebileceği merak konusu haline gelmiştir. Bu kısıt aşılmadan Türkiye-Mısır ekseninin İsrail karşısında tam anlamıyla işlevsel bir dinamiğe dönüşmesi oldukça zor görünmektedir.


